“Ne garip bir ülkeyiz” diyor iç sesim bazen.
Bize dışarıdan, tarafsız bir gözle baktığım zaman bunu söylüyorum hep.
Düşünsenize, seksen yıldır ülkenin yönetimini kesintisiz bir şekilde sağ zihniyete teslim etmiş bir halk, karşılaştığı her krizde, her felakette faturayı yine solculara keser. Çünkü kendisini temsil ettiğine inandığı o sağ iktidarlar; iyi olan ne varsa kendilerine mal etmeyi, kötü olan her şeyi ise muhalefete yıkmayı çok iyi öğretmiştir.
Üstelik sağ siyasetin diline doladığı o ezber argüman hiç eksilmez: "1946’ya kadar tek partiyle, faşizmle yönetildik!"
Bu yük bindirme sevdası elbette bir demokrasi aşkından kaynaklanmıyor. Asıl mesele; yıkılan saltanatın yerine kurulan Cumhuriyet’in varlığını bir türlü kabullenememek, ona alışamamak ve fırsat buldukça onu geriye sarmaya çalışmaktır.
Oysa
Cumhuriyet’in kurucu kadrosu için tek parti dönemi mutlak bir iktidar sevdası değil; feodalitenin, cehaletin ve biat kültürünün kıskacındaki bir toplumu demokrasiye hazırlama mücadelesiydi. Eğitimden hukuka, kadın haklarından halkevlerine kadar atılan her adım, kula kulluk eden kitlelerden sorgulayan "yurttaşlar" yaratmak içindi.
Ancak bu aydınlanma hamlesi henüz Anadolu'nun kılcal damarlarına tam anlamıyla nüfuz edemeden, küresel ve yerel dengeler yüzünden çok partili sisteme "erken" adım atıldı. Toplum, henüz zihnen hazır olmadığı bir özgürlük ortamında, tanıdığı ve güvende hissettiği o kadim muhafazakâr sığınaklara geri döndü.
Cumhuriyet’in kurucu kadrosu, ilk günden itibaren çok partili bir demokrasiyi hedeflemiştir. Ancak toplumun ve siyasi kurumların bu yükü kaldırıp kaldıramayacağı somut denemelerle test edilmiştir:
Örneğin,
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Denemesi (1924): Kurulduktan kısa bir süre sonra Doğu'daki feodal ve dinsel kökenli Şeyh Sait İsyanı’na zemin hazırladığı ve rejim karşıtlarının odağı haline geldiği gerekçesiyle kapatılmak zorunda kalındı.
Serbest Cumhuriyet Fırkası Denemesi (1930): Atatürk’ün bizzat yakın arkadaşı Fethi Okyar’a kurdurduğu parti, birkaç ay içinde devrim karşıtlarının, gerici odakların ve değişime direnen yapıların toplanma noktası haline geldi.
İzmir mitingindeki olaylar ve ardından gelen Menemen Olayı (Kubilay’ın şehit edilmesi), toplumun henüz çoğulcu bir demokrasiyi kaldıracak zihinsel olgunlukta olmadığını kanıtladı.
Tek Parti Dönemi Neden Bir "Hazırlık Evresi"ydi?
Atatürk ve arkadaşları, yurttaşlık bilinci gelişmemiş, okuma yazma oranı %10'un altında, aşiret-tarikat-ağa kıskacındaki bir toplumda çok partili sisteme doğrudan geçmenin, taze Cumhuriyeti yeniden kul-padişah rejimine teslim etmek olacağını biliyorlardı. Yirmi üç yıllık bu kesitte amaç "o kültürü taşıyabilecek bir toplum" inşa etmekti.
Yani,
O tek partili yılları "kendilerine dayatılan bir faşizm" sananlar, o dönemde çok partili hayata geçilmek istendiğini ama kurulan partilerin hilafet ve şeriat özlemi çeken odakların sığınağı haline geldiğini görmek istemezler.
Çünkü kul olmayı iliklerine kadar özümsemiş bir topluma hürriyeti ve egemenliği öyle bir gecede, on yılda, elli yılda kabul ettiremezsiniz. Maya tutmamış, kumaş yüzyıllar öncesinden biçilmiş. Ta beyliklerden, aşiret yapılarından ve padişahlık rejiminden süzülüp gelen bir halk için devlet; hak aradığı saydam bir mekanizma değil, biat ettiği, sığındığı otoriter bir "baba" figürüdür.
Sosyolojinin "patika bağımlılığı" dediği bu amansız yasa, geçmişin alışkanlıklarının bugünümüzü nasıl prangaladığını gösteriyor. Geldiğimiz çağda tablo hâlâ böyledir: Bu topraklarda özgürlükçü, sol ve gerçekten demokrat bir anlayışın kök salması son derece zordur.
Çıkan liderler seçilmez; seçilenlerin ise ömrü uzun olmaz, budanır ve imha edilir.
Yine de Ortadoğu coğrafyasının ortasında, tüm bu eksiklere ve gerilemelere rağmen hâlâ bir yurttaşlık bilincinden ve cumhuriyet iddiasından söz edebiliyorsak, atılan o ilk tohumun ne kadar güçlü olduğunu kabul etmek gerekir. Zihniyet kodlarını kırmak asırlar alabilir; ama birey olma bilinci güçlendikçe, o kadim biat zinciri de eninde sonunda çürümeye mahkûmdur.


