Hep bir eşik vardır hayatımızda.
Attığımız adımda,
Yürüdüğümüz her yolda,
Yerdiğimiz her savaşta,
Ya başında ya sonunda.
Ya topraktan, taştan çıkar önümüze
Ya bir vücut olur yerleşir içimize
Bir karar anıdır o eşik.
Bir devinimdir ya da koca bir devrimdir.
Ya üzerine basar geceriz,
Ya atlar geçeriz ama illa geceriz o eşiği.
Orası bir kırılma noktasıdır ve muhtemelen de kırıldığımız noktadır.
Eşiğin önünde beklemek de var.
O eşiği geçip olacakları beklemek de.
Koştura koştura, sektire sektire geçmek de var
Korka korka, çekine çekine zorla geçmek de.
Hayatın içindeki o "gitmekle kalmak", "pes etmekle devam etmek" ya da "dönüşmekle eski halinde kalmak" arasında duran o görünmez çizgi...
Ya silersin o çizgiyi ya da iyice kalınlaştırırsın üstünü.
Edebiyatta ve psikolojide "Liminality" diyoruz bu alana.
Ne tam eski yerinizdesinizdir ne de tamamen yeni yere varabilmişsinizdir; tam ortada, arafta durduğunuz, sınavın en zor olduğu yerdir.
Orayı geçmek bir irade, acı eşiğini aşma veya bir dönüşüm gerektirir. O eşikten bir kez geçtiniz mi, artık eski siz olamazsınız.
Ben, ben değilim mesela.
Ne eşikler istedi beni de birine bile geçmem demedim : )
Kendimden geçerim ama senden geçmem demedim.
Çünkü kendine varmanin en güzel zafer halidir bu.
"Rubicon'u geçmek" diye bir argüman vardır bilir misiniz. (Crossing the Rubicon)
Geri dönüşü olmayan, geleceği tamamen değiştirecek ve sonuçlarına katlanılması gereken çok radikal bir karar almak anlamına gelir.
Nereden gelir bu;
Jül Sezar (Julius Caesar); eski dostu, yeni düşmanı olan General Pompey'in emirlerini dinlemeyerek "Zarlar atıldı!" diyerek o küçük ve çamurlu nehri-Rubicon'u-tek bir adımla, kendi sınırlarını aşarak dünyaya yön veren bir imparatorluğa yürüdü.
İçimizde çok Sezar var,
Çok Brütüs var
Çok Pompei var.
Belki de hepimizin içinde, hepsinden biraz var.
Ne zaman, hangi niyetle, hangisini olmak istiyorsak olalım ama geçelim o nehri, o eşiği.
Kadın olarak bu isimlerle özdeşleşmem ama neyse ki bir Kleopetra olma şansım var hâlâ

